Bu Kendinle Yaptığın Çılgın Dans ; Parla Çılgın Elmas
• 7/1/2007 - Uyu biraz
Titreyen bir mevsimin içinden geçerken ne yapar insan ruhuna şarkılar söyletmek için?
Portakallı ve tarçınlı kek yaptım sana.
Dans edemeyen bir çingenenin yüreğinden ne kadar uzaklara kanatlanır kelimeler ?
"Gülümsememe atla" dedi Aziz Genet "gülümsememe"
Uykusu gelmiş bir öğle güneşinin ışıkları ısıtır mı buzlu camdan gökyüyünü ?
Üstüne bir battaniye al anlamazsın üşütürsün.
Pembeperişan hayallerin beşiğinde nereye kadar sallanır bir ömür?
Hadi bırak okumayı . Uykun gelmiş senin. Kek de yemedin hiç...Uyu biraz hadi |
Yorum
(14) :: Yorum yaz!
|
• 3/11/2006 - Klarnet ve Cin
Klarnetin içinden çıkan cin dedi :"İçine düştüğün kuyu kendi yüreğindeydi."
Derindi,derindeydi.
İçinden çıkılamaz sandığım yerdeydi.
Klarnetle ağlayan cin/gene dedi :"Kül rengi mevsimlerin gözü görmez sardunya açmış aşkların düşlerini"
İçimde ki Körebe hangi mevsimsimdeydi ? |
Yorum
(4) :: Yorum yaz!
|
• 1/11/2006 - Mae West

"Sorun olan hayatımdaki erkekler değil, erkeklerimdeki hayat" demiş. |
Yorum
(4) :: Yorum yaz!
|
• 31/10/2006 - Yum Gözünü
Dedim ki : "yum gözünü , artık görme kendini ".
Acı gördükçe kendini daha çoğaltırmış ,pek beğernirmiş de kendini.
Dedim ki acıma : "yum gözünü artık görme , seyretme kendini " |
Yorum
(1) :: Yorum yaz!
|
• 30/10/2006 - Zühre
Zühre : Derler ki , aşk da unutulurmuş her şey gibi. Hem de yaşanıp bittikten , soğuyup küllendikten sonra değil , tam da doludizgin devam ederken unutulurmuş aşk.
Neyse ki , Zühre yıldızı varmış göğün üçüncü katında . halen aşık oluğp olmadıklarını ve eğer aşıklarsa kime aşık olduklarını hatırlayamayanlar , göğün üçüncü katına çıkıp ,Zühre yıldızının elindeki aşk aynasıma bakarlarmış . Baktıklarında gördükleri yüz , aşık oldukları kişinin yüzü olurmuş .
Derler ki , bazıları sadece zifiri karanlık görürmüş aynada . Böylelerinin hafızalarından şüphe etmeleri yersizmiş. Çünkü tekleyen hafızaları değil yürekleriymiş .
Elif Şafak -- Mahrem
|
Yorum
(4) :: Yorum yaz!
|
• 9/4/2006 - Enstürümantal İlişkiler Üzerine Bir Deneme
Koyu kırmızı gül renkli eşsiz hazlar diyarının kapısı içerde nelerin olabileceği hakkında bazı ipuçlarını görünür kılar.Bu kapının sadece rind-i şeyda için görünür olması ise dünyadaki ezeli ve gerekli eşitsizliğin aynasının bir yansıması olmasından kaynaklanırdı ; ama kapı sadece bir kapıdır.Kapının ardındaki ölümün ve çoğalarak yeniden doğuşun hakkında, çok az insanın ancak küçük bir sanrısı olabilir.Kapıdan içeri girebileler kainatın tüm sırlarına beklenmedik bir anda vakıf olmuş mürşid gibi yana yana kendinden geçerek erir ve küllerinden tekrar tekrar doğan Zümrüd-ü Anka gibi çoğalırdı .Gül gül açılan kapının ardı, Kafdağı’nın ardı kadar karanlık , siyah bir kadife kadar yumuşak, okyanusların en derinlerinde nefes alabilmeyi başarmış bir mağara kadar serin ve kaygandı ; eşsiz hazlar diyarı gözü kör eden bir noktaydı. gözler bir kere kör oldu mu insan tüm alemi binbir rengiyle görürdü ; marifeti geçer hakikati bulurdu.
|
Yorum
(2) :: Yorum yaz!
|
• 13/3/2006 - Nevbahar Ütopyaları Mabedinde Bir Akşam Yemeği
Gecenin bir kenarında minibüsten indiğim yerdeydi kalbin aradığı ya da bulduğunu sandığı , derin çukurlar mahallesinden geçerken grotesk halisünasyonların yüreğime attığı taşlara ve rüya satan kırk ayaklara aldırmadan hızlı hızlı devam ettim Nevbahar Ütopyaları Mabed'ine doğru .Bu , suça aşikar , fazlasıyla günahkar sokak aralarına sırtını dayamış rutubetli evlerden yansıyan sarı solgun ışıkları arasında kaybettiğim şey , tanımlanmamış sevişmelerden biriktirdiğim bir avuç korkuydu .
Kaybettiğim şey bedenimi hafifletmiş, yolumu kısaltmıştı ; işte sonunda geldim .Rüzgar, uzak denizlerden çalıntı bir yosun kokusunu sırtına vurmuş sinsi sinsi götürüyordu .burnumun direği sızladı ama hiç ilgilenmemiş gibi yaptım .Çok sevildiğinden hiç korunmayan Roma kalıntıları kadar yıkık bahçe duvarlarını tutan bir demir kapıdan(evet sanki kapı olmasa adeta duvar yıkılacaktı)bıçak keskinliğindeki sessizliği bozmamaya özen gösterek geçtim .Karşımda gözlerine aşk adakları bağladığım adam ve önlerinde saygıyla eğilmemi bekleyen devrim azizlerinin ikonaları
Yanmış portakal kabuğu kokulu , sıcak odalar kadar sıcak bir sarılış , tütün ve karanfil tadında bir öpüş .Nevbahar Ütopyaları Mabed'inde bir akşam yemeği ; gözleri aşkla gülen taze bahar dalı , hayallerin ,aşkın ve sen ve bir de devrim azizleri .
Yemeği boş ver , ütopyalarını azizlere anlat ve bu akşam karanfil kokulu sözcüklerine bana ait anlamlar yükle ve bir yudum daha kırmızı gül doldur aşka ; uzak yoldan geldim
|
Yorum
(4) :: Yorum yaz!
|
• 6/3/2006 - APOLLON-HYAKİNTHOS MİTİ

APOLLON-HYAKİNTHOS MİTİ
Kral Amyklos'un HYAKİNTOS adında güzel bir oğlu vardı. Çok yakışıklı bir delikanlı olduğundan ışık ve güzel sanatların tanrısı APOLLON onun güzelliğine hayran olmuş, ona candan bağlanmıştı. Samimiyetleri ve dostlukları çok ileri gittiğinden boş zamanlarını EUROTAS'ın çiçekli kıyılarında çimenler üstünde disk atmakla geçirirlerdi...
Bir gün yine her zamanki gibi aynı yere gitmişler, akan derenin şırıltısını dinleyerek bu eğlenceli oyunla meşgul oluyorlardı. Fakat başı çelenklerle süslü kelebek kanatlı ve sarışın ZEPHİROS da Apollon gibi, güzel Hyakintos'a gönül vermişti. Onun Apollon'la sıkı fıkı görüşmesini çekemiyor, adeta kıskançlıktan kuduruyordu.
Zephiros, gemicilerin en sevdiği rüzgar olduğu halde görevini yapmıyor hatta kederinin arttığı dönemlerde gemileri kayalara bile çarptırıyordu.
İşte Hyakinthos'a hastalık derecesinde bağlanan Zephiros fırsattan yararlanarak, Apollon'un diski Hyakinthos'a attığı sırada bir hareketiyle diskin yolunu şaşırttı ve delikanlının kafasına çarptırdı. Zavallı Hyakinthos hemen yere yığıldı. Kafası patlamış, ağzından burnundan durmadan kan geliyordu.
Bu felaket karşısında Apollon kalbinden vuruldu. Deli divane oldu.
Apollon hemen sağlık tanrısı ASKLEPİOS'u çağırdı ve ona en etkili ilaçları koymasını söyledi. Fakat ne yazık ki ilaçlar işe yaramadı ve Hyakinthos can verdi.
Kederinden ne yapacağını bilemeyen yaz mevsiminin kızgın tanrısı şöyle bağırdı:
-Ey sevgili çocuk, ölüyorsun, senin taze ve güzel gençliğini ben kendi ellerimle yıktım, yok ettim. Madem ki ben seninle mezara, yer altına gelemiyorum, madem ki benim yerim göklerdedir, istiyorum ki seni kendim gibi bir ölümsüz yapayım. İstiyorum ki seni, neşeli ve kudretli olduğum zamanlarda görebileyim, ışıklarımla seni okşayayım, koklayayım. Onun için seni çiçek yapacağım. Sen yaşayacaksın. Ben dünyaya yaklaştığım ve ilkbahar kara kışı bozguna uğrattığı zaman sen topraktan baş kaldıracak fışkıracaksın...
Apollon bu sözleri söyledikten sonra Hyakinthos'un kanının düştüğü yerden bizim SÜMBÜL dediğimiz çiçek fışkırır boy verir...
Kaynak: Klasik Yunan Mitolojisi, Şefik Can, İnkılâp Kitabevi |
Yorum
(13) :: Yorum yaz!
|
• 13/12/2005 - Uçan Halı
Fazlaca havasız , sıkıntılı , pencerelerinden aralık ayının depresyona meyilli havasının tüm rengini içerideki insanların ruhlarına geçirmiş bir minibüsün yana yana dipdibe gidilen dar koridorunda kimseyle fiziksel bir temasım olmamasına saplantılı bir şekilde özen gösteriyodum ; mahremeyetimin sınırlarına 10 cm den fazla yaklaşan biri olduğunda tüm kalkanlarını bir anda devreye sokup olası bir istila hareketini geri püskürtmeye hazır bir uzay aracının o kaskatı metalik soğukluğuyla yolculuğumu ..........'a doğru devam ettiriyordum.
Birden minibüs durdu ; durabilirdi her durakta ya yolcu indirirdi ya yolcu bindirirdi bu onun doğasıydı şaşırmam için bir sebeb yoktu bende şaşırmadınm tabii durmasına .Ama kapılar, Kırk Haramilerin mağarasının kapıları gibi , hiç duyulmayan efsunlu kelimelerle açılmış gibi , etkileyici ve hacimli bir sesle açıldıktan sonra , bir el daha sağlam adım atabilmek için minibün demirinden tuttu ve arkasından tıpkı venüsün köpüklerden doğuşu gibi ihtişamlı bir hareketle kapıdan tüm renkleri ve görkemiyle o girdi.
Ruhumun üvey duygularının tüm bedenimi isyana teşvik hazırlığı , onunla gözgöze gelmemizle denktir .Dümdüz koyu kahve şaçlarının arasından altın ışıltılı renkler, biraz vahşice gerilmiş kavisli kaşlar , bal rengi iki büyük göz , hatları belirgin bir çene, ince mermer boyun , vucudunun üst kısmını saran hırkanın fermuarını zorlayan gögüsler , en az yaşadığım şehir kadar düz bir karın , ince bel dar kalça aşağıya doğru rahat salınımlar yapan pileli diz üstü etek ve uzun çoraplarla kem bakışlardan saklanan biçimli bacaklar .İşte bütün bunların hepsi damarlarımda delice koşturan arkaik bir hayvanın onu tatlı uykusundan uyandıran bütünün parçalarıydı .
Bundan sonrası ne yazık ki gözü yaşlı bir Türkan Şoray , Kadir İnanır filmi gibi geçmedi aklımdan onunla benim yaşayacaklarımız. Herşey silinmişti gerçeklikten bir tek o ve ben ve sonrası Decameron , Bahname ya da Kama Sutra. Neyse tüm heteroseksüel damarlarım Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu toprakları fethheden atalarımın çoşkusu gibi bir ateşin etkiyle kasılıyor tenimden ince , tarçın kokulu tüten buhar minibün karakterini ağırlaştırıyordu.
Aralık ayının binbir rengide gri olan sıkıcı zamanlarında ki minibüs yolculuğu benim için , hiç unutmadığım film adları kadar güzel bir kızla alaaddinin sihirli halısıyla yapılmış bir uçuşdan farksız hale gelmişti .Kurgusu, dekoru , kostümü ,ışık ve ses düzeni sürekli değişen binbir çeşit filmi seyrede seyrede ..........' a vardım sonunda . |
Yorum
(3) :: Yorum yaz!
|
• 7/12/2005 - Palyaço
Varoluşun çıplak gerçeği kalbimin en tenha yerlerinden beynime doğru yol alırken tek hissettiğim ; parlak , nemli gövdesiyle salyangozun ağır ağır kabuğundan çıkışı kadar erotik bir irkilmenin yarattığı anlık üşüme ve tükenmişlik duygusuydu.
Bu tükenmişliğin ardından gelen ilk düşünce salt bir bencillikle denizin kıyısından alınan, renklerindeki mucizeyle bir müddet oyalandıktan sonra en kalabalık caddede umarsızca bir su birikintisinin kenarına fırlatılan bir çakıl taşı kadar kendi gerçeğime uzakta olduğumdu.
Yuvarlak ,soğuk ve sert ; varoluşun çıplak gerçeği kadar uyarıcı bu kahrolası demir parçası biraz sonra olanca gücüyle beynimi kıvrımlarını dümdüz edebilirdi ve ben bir daha asla kızarmış sosis yiyip , bira içemezdim , ellerim bir erkeğin sert pazularında dolaşır, bir yandan da boynundan öperken duyduğugum o beni aşka hazırlayan erkek kokusunu duyamazdım ,hiçbir zaman kullanma fırsatım olmamasına rağmen sevdiğim şairlerden vurucu dizeleri aklımda tutamazdım,sıcak şarap boğazımdan aşağıya inerken verdiği tadı alamazdım, kalbim durma noktasına gelinceye kadar “it’s raining man” eşliğinde dans edemezdim.
Aslında bu lanet olasıca demir parçasının istediği bunları benden almak değildi o demir parçası bir palyoçoydu ; koskocaman bir çadırın içinde gözümüzü alan onlarca renkli ışık içinde gösterisini yapan bir palyaço; yüzünde ki sahte gülümsemesiyle sizi kendine kurban seçer, elinizi tutar ve sizi ortaya alır oturmanız için bir sandalye verir ve siz, size sunulanlarla hoşnut ve gerçekliğinden emin olmanın rahatlığıyla tam oturacakken sandalyeyi altınızdan çekiverir ve binlerce göz size bakıp kahkahalar atarken siz şunu düşünürsünüz : ne işim var burada ? evet bu demir parçası asıl soruyu sorduran palyaçoydu .
|
Yorum
(1) :: Yorum yaz!
|
|
|
|
|